Beni güzel hatırla
Bunlar son satırlar
Farzet ki bir rüyaydım esip geçtim hayatından
Yada bir yağmr sel oldum sokağında
Sonra toprak çekti suyu kaybolup gittim
Beklide bir rüyaydım
Senin için..
Uyandın ve ben bittim
Beni güzel hatırla
Çünkü sevdim seni ben her şeyini
Sana sırdaş oldum dost oldum koynumda ağladın
Yüzüne vurmadım hiçbir eksikliğini
Beni üzdün kınamadım
Alışıktım vefasızlığa el oldun aldırmadım
Beni güzel hatırla
Sayfalarca mektup bıraktım sana
Şiirler yazdım her gece
Çoğunu okutmadım
Sakladım günahını sevabını içimde
Sessizce gittim senden öncekiler gibi sende anlamadın
Beni güzel hatırla
Sana unutulmaz geceler bıraktım
Sana en yorgun sabahlar
Gülüşümü gözlerimi sonra sesimi bıraktım
En güzel şiirleri okudum gözlerine baka baka
Söylenmemiş merhabalar sakladım her köşeye
Vedalar bıraktım duraklarda
Ne arasan bir sevdanın içinde
Fazlasıyla bıraktım ardımda
Beni güzel hatırla
Dizlerimde uyuduğunu düşün
Saçını okşadığımı üşüyen ellerini ısıttığımı
Mutlu olduğun anları getir gözünün önüne
Anlından öptüğüm dakikaları
Birazdan kapını çalan kişi olabileceğini düşün
Şaşırtmayı severim biliyorsun
Bu da sana son sürprizim olsun
Şimdi seninle yaşanan günleri ateşe veriyorum
Beni güzel hatırla
GİDİYORUM …
Orhan Veli Kanık
Man In The Box
I'm the man in the box Buried in my shit Won't you come and save me, save me
13 Ocak 2012 Cuma
27 Şubat 2011 Pazar
Behzat Ç.
Yorgun gecelerin ardından
Hep aynı yere dönerken
Islak sokaklar boyu düşündüm
Solmuş insanların yüzünden
Gülümseme beklerken
Tren yolları boyu düşündüm...

Dizi hakkında söylenecek, irdelenecek o kadar çok şey var ki yalnız onlara geçmeden önce Türk dizileri hakkında bir kaç kelam etmek gerekir.
Son yıllarda insanların Türk dizileri yerine yabancı dizilere kayma eğilimi oldukça hat safa da. Neden?
Kişisel fikrim kaybolan gerçekçilik duygusu.
Düşünün ki bir lise dizisi izliyorsunuz ve lise öğrencisisiniz.
Televizyon denen hayal kutusuna bakıyorsunuz bir de günlük yaşantınıza.
Sabah erkenden kalkıp okula gidiyor dersleri dinliyor ya da dinlemiyor okuldan kaçıyor, iyi kötü bir sevgiliniz var ya da yok, onunla sorunlar yaşıyorsunuz mutlu/mutsuz oluyorsunuz, dershaneye gidiyorsunuz dedikodu/muhabbet ediyorsunuz eve gelip yemek yiyip uyuyorsunuz. 4 yıllık sürede tabi ki hayata dair dersler alıyoruz ama bir erkek olarak lise hayatım boyunca erkekler arasındaki muhabbetimin 3 kelimesinden 2'si küfürdür arkadaşım. Bizim en büyük eğlencemiz hafta sonları yapılan halı saha maçlarımızdır, en çok okuldan kaçıp internet kafede saatlerce oyun oynamaktan zevk alırız...
Yani bir lise dizisi çekiyorsun, ana karakterin bir kere bile okulun tuvaletinde sigara muhabbetine dahil olmamış... Evet olmamış bu dizi.


Bu örnekleri farklı konu işleyen diziler içinde çoğaltabiliriz...
İşte burada Behzat ç. devreye giriyor... Bizden biri... Adam her şeyden önce içiyor lan! Bildiğin birasını rakısını elinden düşürmüyor.
O da bizim gibi telefon bankacılığı ile uğraşırken küfür ediyor hem de çok.
Behzat ç. Türk televizyon tarihinde bir boşluğu dolduran dizidir. Gerçekçilik.
Gerçekçiliği ile hayatta sürekli yaptığımız, kullandığımız ve söylediğimiz şeylerden hem komedi unsurlarını hem de drama unsurlarını görmemizi sağlamıştır bu dizi.
Behzat ç'nin sevdiği kadından aldığı ret yanıtı sonrasında aslında çoğumuzun yaptığı şeyi yapmıştır, türkü eşliğinde içmiştir, kaybettiği kızı hakkında hayallere ve geçmişine dalmıştır. Buraya kadar işin draması vardı peki, Harun'un dolaptaki çocuğa "napıyon lan burda, asılıyon mu?" demesi nedir? Aklıma geldikçe gülüyorum.
Son olarak dizinin belki de ana temasını harika müziklerle süsleyen 'Pilli Bebek'e ayırmak gerekir...
Gerek yok.
Onlar şarkı sözleriyle her şeyi ifade ediyor.

Sanki yıllardır uzaktayım ben
Özlemlerin hep sensiz, derinden
Ama yalanlar görürüm hala
Burdan bakınca şu sonsuz dünyaya
Olsun demek de zor artık
Çocuk düşlerimiz yok artık.
Hep aynı yere dönerken
Islak sokaklar boyu düşündüm
Solmuş insanların yüzünden
Gülümseme beklerken
Tren yolları boyu düşündüm...

Dizi hakkında söylenecek, irdelenecek o kadar çok şey var ki yalnız onlara geçmeden önce Türk dizileri hakkında bir kaç kelam etmek gerekir.
Son yıllarda insanların Türk dizileri yerine yabancı dizilere kayma eğilimi oldukça hat safa da. Neden?
Kişisel fikrim kaybolan gerçekçilik duygusu.
Düşünün ki bir lise dizisi izliyorsunuz ve lise öğrencisisiniz.
Televizyon denen hayal kutusuna bakıyorsunuz bir de günlük yaşantınıza.
Sabah erkenden kalkıp okula gidiyor dersleri dinliyor ya da dinlemiyor okuldan kaçıyor, iyi kötü bir sevgiliniz var ya da yok, onunla sorunlar yaşıyorsunuz mutlu/mutsuz oluyorsunuz, dershaneye gidiyorsunuz dedikodu/muhabbet ediyorsunuz eve gelip yemek yiyip uyuyorsunuz. 4 yıllık sürede tabi ki hayata dair dersler alıyoruz ama bir erkek olarak lise hayatım boyunca erkekler arasındaki muhabbetimin 3 kelimesinden 2'si küfürdür arkadaşım. Bizim en büyük eğlencemiz hafta sonları yapılan halı saha maçlarımızdır, en çok okuldan kaçıp internet kafede saatlerce oyun oynamaktan zevk alırız...
Yani bir lise dizisi çekiyorsun, ana karakterin bir kere bile okulun tuvaletinde sigara muhabbetine dahil olmamış... Evet olmamış bu dizi.


Bu örnekleri farklı konu işleyen diziler içinde çoğaltabiliriz...
İşte burada Behzat ç. devreye giriyor... Bizden biri... Adam her şeyden önce içiyor lan! Bildiğin birasını rakısını elinden düşürmüyor.
O da bizim gibi telefon bankacılığı ile uğraşırken küfür ediyor hem de çok.
Behzat ç. Türk televizyon tarihinde bir boşluğu dolduran dizidir. Gerçekçilik.
Gerçekçiliği ile hayatta sürekli yaptığımız, kullandığımız ve söylediğimiz şeylerden hem komedi unsurlarını hem de drama unsurlarını görmemizi sağlamıştır bu dizi.
Behzat ç'nin sevdiği kadından aldığı ret yanıtı sonrasında aslında çoğumuzun yaptığı şeyi yapmıştır, türkü eşliğinde içmiştir, kaybettiği kızı hakkında hayallere ve geçmişine dalmıştır. Buraya kadar işin draması vardı peki, Harun'un dolaptaki çocuğa "napıyon lan burda, asılıyon mu?" demesi nedir? Aklıma geldikçe gülüyorum.
Son olarak dizinin belki de ana temasını harika müziklerle süsleyen 'Pilli Bebek'e ayırmak gerekir...
Gerek yok.
Onlar şarkı sözleriyle her şeyi ifade ediyor.

Sanki yıllardır uzaktayım ben
Özlemlerin hep sensiz, derinden
Ama yalanlar görürüm hala
Burdan bakınca şu sonsuz dünyaya
Olsun demek de zor artık
Çocuk düşlerimiz yok artık.
19 Ekim 2010 Salı
Ne Güzel Komşumuzdun Sen Jessica Alba

Bilen bilir, Jessica Alba benim için çok önemli bir oyuncudur. Hayır, hayır çok seksi ve güzel olmasıyla alakası yok.
Kimimiz onu Flipper adlı diziden tanıdık ve çocukluğumuzdan itibaren yunuslara acayip bir sempati besledik, kimimiz Fantastic Four adlı filmden tanıdık o sağı solu uzayan adama nasıl aşık olur diye kafayı yedik.
Ben ise bu bayanı The Eye adlı filmden tanıdım. Eh kardeşim sende amma geç tanımışsın ben ilkokuldayken posterini duvara astıydım diyebilirsiniz fakat öyle.

Filmi izleyenler bilir film de; sonradan takılma gözleriyle bir keman sanatçısı olarak karşımıza çıkıyor ve gözlerinin önceki sahibinin gördüğü şeyleri görüyor. Ama o kadar masum ve yardıma muhtaç bir karakteri oynuyor ki izleyiciler film boyu "niye kimse ona inanmıyor, doğruyu söylüyor", "ehh yeter be inanın şuna" diyerek karakterin iç dünyasına giriyor.
Tabi ki ben filmi "yav hatun çok güzel ya", "kim olum bu" nidalarıyla izledim. Sonrasında ufak bir araştıma sonucu kendisi hakkında çok özel bilgiler edindim ki size ne, gidin kendi aşkınızı kendiniz araştırın (:
Fakat araştırmam içersin de (sanki tez yazıyorum) bir şey farkettim, bu ablamızın oynadığı filmler aslında o kadar abarttığım kadar "über" filmler değil. "Awake" ve "Sin City" adlı filmleri filmografisinden çıkarırsak elimizde sadece "Jessica Alba oynadığı için izlenir" filmleri kalır. Yani, herkese bahsettiğim The Eye film sadece Jessica Ablamız için izlenir yoksa öyle abartılıcak bir film değildir kendisi. İşte bunu fark etmemle birlikte Jessica Alba benim için artık sadece Jessica Abladır.
Son olarak kendi gibi çok güzel olan oyuncak bebeği;
6 Ekim 2010 Çarşamba
Saygı Duruşu

Alfred Hitchcock, 2 farklı sahnedeki durumu anlatarak bize nasıl gerilim yaşadığımızı anlatıyor;
"Şu anda ikimiz son derece masum bir sohbet yapıyoruz. Şimdi, aramızdaki şu masanın altında bir bomba olduğunu varsayalım. ortada hiçbir şey yokken ansızın 'booom!' ve bir patlama... İzleyici şaşırıyor. Biz bu şaşırtmacanın öncesinde, izleyiciye son derece sıradan, hiçbir özelliği olmayan bir sahne gösterdik. Şimdi bir gerilim durumunu oluşturalım. Masanın altına bir bomba konmuş ve izleyici bunu biliyor. Belki de anarşistin onu yerleştirdiğini gördü. İzleyici, bombanın saat 1'de patlayacağını da öğrenmiş; şu anda saat bire çeyrek var- dekorda bir duvar saati yer alıyor. Böyle durumlarda, aynı sıradan konuşma birdenbire ilginçlik kazanır, çünkü izleyicinin olaya katılımı vardır. İzleyiciler, perdedeki oyuncuları uyarma özlemindedirler. 'Böyle önemsiz konuları tartışmayı bırakın. Altınızda bomba var. Patlamak üzere!"
4 Ekim 2010 Pazartesi
Hayal Kırıklığı vs. Hayranlık
İyi bir film izleme olasılığımız çok yüksektir, büyük bir film izleme fırsatını yılda bir iki kere karşımıza çıkar, ama olay bir filmi 10 yılda bir izleyebiliriz.
Avatar; evet olay bir film. İyi ya da kötü, klişe ya da güzel, orjinal ya da sahte vb. gibi hususlarda tartışabiliriz ama kesinlikle sinema dünyasında ve sinemadaki kendi dünyamızda yarattığı etkiyi görmezden gelemeyiz.
2 Ekim 2010 Cumartesi
3 Büyük İsim
30 Eylül 2010 Perşembe
Kuru Milliyetçilik

Nedir bu 'Kuru Milliyetçilik': Türk insanın yapmayı milli mesele haline getirdiği eylemler bütünü.
Peki neler yapıyoruz?
X şehrinde, iki kişi y'yi protesto etmek amacıyla toplandı. Z diye bağıran kişiler, protestonun sonunda Türk Bayrağını yaktı.Yukarıdaki örnekte açık ve alenen Türk Bayrağına saygısızlık yapılmıştır.
Farkındayım.
Polis tarafından ya da devletin gerekli kurumları, kanunlara uygun bir şekilde gerekli cezaları vermelidirler.
Doğrusu bu olmalıdır.
Fakat bu örnekten sonra Türkiye de genelde yaşanan olaylar şu şekilde olacaktır;
- Gazetelerde bayrak yakılırken o kişilerin tam sayfa fotoğrafları ve önlerinde gazeteciliğin yaratıcı başlıkları çıkacak.
- Televizyon kanallarının ana haber bültenlerinde ilk 4 haber bu kişilere ait görüntülerden oluşacak.
Buraya kadar bir itirazım yok.
Habercilikten anlamam. Devamı ise;
- Bu haberlerden aldığımız gaz ile, balkonlarımıza bayraklar asacağız, gerekirse "şehitler ölmez vatan bölünmez" "polise kalkan eller kırılsın" sloganlarıyla kimi büyük şehirlerde yürüyüşler yapacağız.
- Facebook da herkes profil resmine Atatürk ya da Türk Bayrağı fotoğrafı koyacak.Şimdi bu örneği Almanya versiyonuna bakalım.
X şehrinde, iki kişi y'yi protesto etmek amacıyla toplandı. Z diye bağıran kişiler, protestonun sonunda Alman Bayrağını yaktı.
Yukarıdaki örnekte açık ve alenen Alman Bayrağına saygısızlık yapılmıştır.
Farkındayım.
Polis tarafından ya da devletin gerekli kurumları, kanunlara uygun bir şekilde gerekli cezaları vermelidirler.
Doğrusu bu olmalıdır.
Bu örnekten sonra Almanya da genelde yaşanan olaylar şu şekilde olacaktır;
- Polis gelecektir. Etraftaki insanları dumandan rahatsız oluyor diyerek gerekli cezayı uygulayacaktır.
- Herhangi bir gazetede ufak bir haber bile görülmeyecektir.
- İnsanlar hayatlarına Almanya sevgisiyle devam edecektir.
Bizim yaptığımız kuru milliyetçiliktir.
Peki bu Almanlar hiç mi vatanını sevmiyor? Bu adamların Almanya sevgisi nerededir?
Tekrar Türkiye ile karşılaştırmak açıklamamda faydalı olacaktır.
Bugün Türkiye'nin herhangi bir şehrinde sokağa çıksak ve işlek bir cadde de insanları gözlemlesek. Yere çöp atan bir çok kişi görebiliriz.
Peki ne var bunda?İşte bizim milliyetçiliğimiz bu kadardır, yere çöp atan insanların ülkeye zararını anlayamamaktır kuru milliyetçilik.
Çocuğuna çöp atmak bilincini verememektir kuru milliyetçilik.
Evlerimizdeki çöpleri geri dönüşümü olan maddeler ve çöp diye ayırmamaktır kuru milliyetçilik.
Zamanı geldiğinde en milliyetçi insanlarızdır ama yolda yürürken ağzımızdaki sakızı yere tükürmektir kuru milliyetçilik.
Sigara izmaritini hiç düşünmeden yere fırlatmaktır.
Yere çöp atan birini gördüğümüzde "peki ne var bunda" diyebilmektir kuru milliyetçilik.
Çevre bilinci çok gelişmiş bir insan değilim.
Almanyayı da sevmem.
Genelde sigara içtikten sonra sigara izmaritini fırlatırım. Önemli olan ben değil. Önemli olan Almanların bu bilincini anlamamaktır.
Başka bir örnek;
Bir çatışmada şehitler veriyoruz. Ailelerinin acılarını çok iyi anlıyorum. Onlarla birlikte üzülüyorum.
Lanet ediyorum bu terör olgusuna.
Ama kardeşim ben bunu devlet dairesinde sırada bir sürü insan varken elimde çayla yanımdaki memurla konuşmuyorum. Bu sıradaki insanlar kimi işlerinden zar zor 1 saat izin almış işçi, ayakta durmaya hali olmayan yaşlılar, dersine yetişmesi gereken öğrenci...
Senin işin o insanlara yardımcı olmak işlerini en kısa sürede halletmek.
Tamam bende üzülüyorum ülkenin bu haline, şehitlere, gazilere fakat senin bir işin var.
Aynı memur arkadaşı başka bir örnekte inceleyelim.
Oturmuş elinde çayla yanındaki memur arkadaşıyla muhabbet ediyor. konu da; Alman memurların maaşı. Başlıyor anlatmaya onların maaşı 1000 euro yok 2000 euro çalışma ortamları yok şöyle yok böyle. Evet arkadaşım senden çok daha fazla kazanıyor ama o adam elinde kahvesiyle başka ülkelerin memurları hakkında mesai saatinde muhabbet etmiyor.
İşte milliyetçilik ile kuru milliyetçilik arasındaki farklar bunlar.
Vatana ya da millete bir hakaret geldiğinde kabaran damarlarımız, iş başında ya da normal yaşantımıza devam ederken kabarmıyor.
Hala;
yerlere çöp atıyoruz,
paraların üzerine telefon numarası yazıyoruz,
derbi maçlarından sonra dükkanların ve otobüslerin camlarını yıkıyoruz,
mesai saatinde muhabbet ediyoruz,
manzarayı bozuyor diye apartmanın önündeki ağacı kesiyoruz
.
.
.
.
hala anlamıyoruz.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)
